Gündem, Umut Yazıları

1 Mayıs derslerinden ne çıkar? Tekil tavır mı, birleşik mücadele mi? – Can Çukurova

Pandemi yasakları nedeniyle kitlesel biçimde gerçekleşmeyen iki 1 Mayıs’ı geride bıraktıktan sonra bu sene İstanbul’da sendikalar, partiler ve kurumların kimi devletin yasakladığı Taksim’de, kimi devletin kitlesel mitinge izin verdiği Maltepe’de, kimi de her iki alandaydı. Sürece ilişkin birçok kurum değerlendirmelerini hızlıca kaleme aldı. 

Bunlara kısaca değinmek gerekirse, İleri Haber’de 1 Mayıs’a ilişkin bulabildiğim tek değerlendirme olarak Kemal Bozkurt’un bireysel gözlemlerini yansıttığı yazı[1], TİP’in genel parlamenter siyasetini vurgulayan “Güç ise bu sıralar oy oranı demek,” görüşünü ön plana çıkartıyor ve insanları 1 Mayıs’a taşımanın önemini romantizm dozu yüksek bir dille ele alıyor. Muhaliflerin bir biçimde tekrar 1 Mayıs’a gelebilmiş olmalarını överken 1 Mayıs’ın politik muhteviyatı, bir muhalif yığınının niceliksel görünümünün önemi tarafından gölgeleniyor. Ancak “Büyük bir meydan, kalabalığı yutmuş gibi gözükse de ruhu, heyecanı için tam tersi olmuştu,” derken nicelik olarak da çok büyük bir katılım olmadığını belli ediyor ve bu eksikliği “ruh ve heyecan” ile kompanse ediyor. Ruh ve heyecanın bağlamı ise bahsettiğimiz muhalif olma hali ve bir “eski solculuk romantizmi” ile sınırlı bırakıldığından 1 Mayıs’ın sosyalistler açısından taktik ve stratejik önemine ilişkin faydalı bir değerlendirme bulamıyoruz. Halbuki ruh ve heyecanı yüksek bir Maltepe 1 Mayıs’ı ile ruh ve heyecanı yüksek Gezi ya da Taksim 1 Mayıs’ı arasında bariz bir içerik farkı olmalı. Ölçüyü ruh ve heyecana göre ele almak içeriğe ve kuruculuğa ilişkin pek doğru sonuçlara varmamıza sebep olmayabilir. Başka kriterlerimiz de olmalı. Özellikle kimilerini heyecanlandıran Maltepe 1 Mayıs’ı kimilerini heyecanlandırmamışken bu heyecanın sınıfsal anlamı daha da bir önem kazanıyor.

Baran Günebakan’ın ETHA’da yayınlanan yazısı[2], 1 Mayıs’ı iki yönlü olarak ele alıyor. Bu iki yön “Maltepe mitingi emekçilerin ve ezilenlerin hareketlerindeki kitlesel gelişimin, Taksim zorlamasıysa antifaşist direniş kararlılığının ifadesiydi,” biçiminde dile getiriliyor ve “1 Mayıs tablomuz antifaşist direniş kararlılığını güçlendirmenin aciliyetine işaret ediyor. Maltepe’nin kitleselliği Taksim’in kararlılığıyla buluşmaya ihtiyaç duyuyor,” diyor. Devamında ise bu iki ögenin birleşimine ilişkin 

“Emekçilerin ve ezilenlerin bağrında biriken mücadele dinamiklerinin nicel genişliğini dışavuran ‘Maltepe kitleselliği’, aynı zamanda, onların faşist yasaklara meydan okuyacak bir direniş niteliğine henüz erişmemiş olduklarını da sergiliyor. … [Devletin ‘faşist’ yasaklarını] parçalayıp atma cüreti, faşist saldırganlığa karşı antifaşist özsavunma pratiklerini yaygınlaştırma inisiyatifi, emekçi mahallelerinde militan kitle gösterileri hazırlama ataklığı, işçilerin ve ezilenlerin sokak mücadeleleri içinde devrimci kitle şiddetini artırma girişkenliği ve elbette bedelleri en önde göğüsleme duruşu demektir,” şeklinde bir açıklama yapıyor ancak buradan net bir yöntem çıkarılabileceğini söylemek oldukça güç çünkü militan sokak eylemlerinin kendi başına kitleleri militanlaştırmada yeterli olmadığını çoktan görmüş olmamız gerekiyor. Dolayısıyla sorunlardan biri doğru tespit ediliyor olsa da yöntem konusundaki eksikler hemen göze çarpıyor. Her ne kadar 1 Mayıs mitinginin “işçiler ve ezilenler[in] kitlesel mücadele [için] moral depolaması” açısından faydalı bir süreç olduğu söylenebilirse de (mitingin düşük seviyeli radikalliği, herhangi bir muhalif olma halini kapsayıcılığı ve devlet kontrollü bir etkinlik kıvamında geçmesinin ilk defa 1 Mayıs’a katılanların sınıf siyasetine ısınmaları açısından olumlu olduğunu söyleyebilecek olsak bile) 1 Mayıs mitinginin “emekçilerin ve ezilenlerin hareketlerindeki kitlesel gelişimin” bir ifadesi olduğu argümanı fazlasıyla iddialı. Çünkü ne siyasal bilinç niteliği olarak ne de nicelik olarak mitingin sosyalistlere bekleneni verebildiği oldukça tartışmalı.

Yine ETHA’da yayınlanan “1 Mayıs’ın aynasından yansıyanlar” başlıklı yazı[3], normatif bir yazı değil ancak 1 Mayıs’taki durumu güzel bir biçimde betimliyor. Yazı, alanda yer alan kitlenin bir fotoğrafını çekiyor ve “Alanda militan coşku ve disiplin belli yapılarla sınırlı kaldı. Newroz’un militan coşkusu alanda yoktu,” sonucuna varıyor. 

Ercüment Akdeniz’in Evrensel’deki “1 Mayıs Dersleri” değerlendirmesi[4] oldukça faydalı ve farklı noktalara odaklanan tespitler içeriyor. Sınıf içerisinde hegemonya mücadelesi yürütmeyi temele alması her ne kadar doğru bir noktaya temas etme açısından önemliyse de yazı tamamen sınıf içinde örgütlenmeye yönelik bir parti metni olarak karşımıza çıkıyor. Tespitler doğru ancak Taksim’den hiç bahsetmediği gibi partinin sınıf içinde örgütlenme siyasetine düşülen bazı notlar dışında yeni bir bilgi vermiyor, salt durum tespiti yapıyor. Yani, örneğin, şu soru sorulabilir: 1 Mayıs süreci salt sınıf içinde örgütlenme faaliyeti yürüterek 1 Mayıs için bir biçimde “belirlenmiş alanlara” daha fazla emekçi taşımaya çalışmaktan ibaret mi olacak? Sınıf içinde örgütlenme zaten sosyalist bir partinin olmazsa olmazı olmalı ve Akdeniz 1 Mayıs sürecinden örgütlenmedeki eksiklere yönelik önemli dersler çıkartıyor, ancak 1 Mayıs gibi emek mücadelesinin en önemli gününe yönelik sosyalist strateji bununla sınırlı olamaz. Dolayısıyla böylesi bir değerlendirme tek başına bize örgütlerin devletle, sendikalarla ve 1 Mayıs süreciyle ilişkisinin nasıl olması gerektiğine ilişkin politik bir yol önermiyor.

Halkevleri’nden Nebiye Merttürk’ün “1 Mayıs Alanlarından Bize Kalan” başlıklı yazısında[5] “geniş kitlelerin siyasal itirazını örgütleme konusundaki zayıflığımız…” tespitini yapıyor. Bu zayıflık aslında Akdeniz’in sınıf içindeki örgütlenmedeki eksiklik olarak ifade ettiği şeyin bir benzeri. Merttürk geniş kitleler içinde örgütlenmeden bahsederken Akdeniz işçi sınıfı içinde örgütlenmeden bahsediyor. Farklı hedef kitle merkeze alınmış olsa da örgütsel eksiklik tespiti yerindedir ve bu sorundan genel olarak tüm sosyalist yapılar muzdariptir. Merttürk şöyle bir tespit yapıyor: 

“İstanbul Maltepe Mitingi bütün eksiklikleri ve handikaplarıyla birlikte yüzbinleri değil ama onbinleri buluşturdu. Taksim’i işaret eden ve zorlayan emekçilerin ve devrimcilerin iradesi pek çok noktada barikatları zorladı, 200’e yakın direnişçi gözaltına alındı. Herkes zaten kabul ediyordu ve bir kez daha görüldü: 1 Mayıs meydanı Taksim Meydanı’dır!”

Bu tespit şu açıdan önemlidir: Merttürk, Maltepe’deki kitlesel mitingin niceliksel ve niteliksel yetersizliğini kabul ederek bir eksikliği vurgularken Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs meydanı olduğunu, yani aslında 1 Mayıs için izlenecek siyasal hattın Taksim için mücadeleden geçmesi gerektiği tespitini yapıyor. Böylece “Maltepe mi, Taksim mi?” düalitesine sıkışmış dar bir perspektifi, dışlayıcı bir tutumu aşabiliyor. Merttürk yazısında sokağı gösteriyor, aynı zamanda “Muhalefetin ve direnişlerin parçalı ve kesintili halleri ve direnişi temel alan bir inisiyatif merkezinin yokluğunu” da kabul ediyor. Yazı ayrıca “Direniş eğilimlerini örgütlerken, bunları gündelik mücadelelerin ötesine taşıyacak, bir politik inisiyatif haline getirecek adımlar atma”ktan, “Devrimci bir politik alternatifin mümkün olduğunu gösterme”kten bahsediyor. Elbette burada kendi örgütüne sesleniyor gibi görünüyor ancak ben bunu bağlamın gerektirdikleri nedeniyle 1 Mayıs özelinde ele almanın ve çağrıyı sosyalist harekete yapmanın yerinde olduğunu düşünüyorum.

Buradan bir diğer değerlendirmeye geçiyorum: Alınteri’nin “1 Mayıs 2022 İstanbul: Görüntü ve gerçek” yazısı[6]. Oldukça önemli olduğunu düşündüğüm bu yazıdan alıntı yapacak olursam: 

“[Maltepe’de] yapılan kutlamaya on binlerce emekçi katıldı. Bu on binlerin krizin somut bir açlık tehlikesine dönüştüğü ya da pandemininyarattığı toplumsal bunalmışlıkla kıyaslandığında yüzbinlere dönüşememesi ‘kitlesel ve coşkulu bir 1 Mayıs’ tekrarının sahici bir karşılığının olmadığını gösterdi.

O alan yüzbinlerle dolmuş olsaydı ve bu yüz binler talepleri ve öfkeleriyle alanın ruhunu elektriklendirmiş olsaydı bu iddia son derece anlamlı bir gerçeklik kazanmış olacaktı. Fakat gördüğümüz, gerek sahne gerekse bir bütün olarak alanın sınıf hasmımıza verdiği mesajın gelecekteki sınıf kavgamız açısından çok da sağlam bir mesaj olmadığıydı.

Bu böyleyken Taksim’in son derece sahici bir seçenek olduğu da bir kez daha görüldü. Sahici ve dönemin ruhunu, sınıfa karşı sınıf yaklaşımını temsil ettiği…”

Sonuç olarak kabul edilmesi gerekir ki “kitlesel ve coşkulu bir 1 Mayıs”, ne nitelik ne de nicelik olarak ümit edilen sonuçlara yol açmamıştır. Yüzbinler olması beklenen katılım on binler ölçeğinde gerçekleşmiştir. Siyasal konjonktürün ve ekonomik koşulların etkisiyle yüzbinlerin 1 Mayıs’a akması beklentisi esasında bu yüzbinlerin sendika ya da siyasal kurum kortejlerinde bulunmayan, örgütsüz halkın 1 Mayıs’a katılımına yönelikti. Ancak bu kitlenin alanda hiç de yüksek bir katılımla bulunduğunu söyleyemeyiz. Bu durum genel olarak bir hegemonya sorununa işaret ediyor ki Merttürk ve Akdeniz’in yazıları da buna dikkat çekmekteydi. Bu konu ayrıca ele alınmayı hak etse de bu yazıda ele almayacağım.

Burada üstünde durmak istediğim husus, devrimci kurumların 1 Mayıs ile ilişkisinin başka bir boyutudur. İki yıllık pandemi yasaklarının ve mevcut siyasal konjonktürün etkisiyle 1 Mayıs’ın bu sene kitlesel ve coşkulu olması beklentisi her ne kadar konfederasyon ve meslek örgütlerinin 1 Mayıs yürütücülüğüne razı olunmasına sebep olmuş olabilecekse dahi bu 1 Mayıs’ın ardından bazı sorunlar alenileşmiş ve bazı girişimlerin gerekliliği daha da nesnelleşmiş durumda diyebiliriz. Maltepe 1 Mayıs’ının coşkusuz geçtiğini, sermaye sınıfı ve iktidar için fazlaca zararsız, potansiyelinin de düşük ve devrimcilikten uzak olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Bunun sebeplerinden birinin 1 Mayıs düzenlemelerinde inisiyatifi eline alan ve süreç içerisinde de tek söz sahibi konumuna gelen DİSK, KESK, TMMOB, TTB, TDB’nin burjuva siyasal partilerle ilişkileriyle de şekillenen “ne iktidarı ne de sermaye sınıfını rahatsız etmeyelim” tutumları olduğunu söyleyebiliriz. Bu çerçevede 1 Mayıs organizasyonları konuşmacılardan konuşması istenmeyenlere, organizasyon sürecinden organizasyonun kendisine kadar sürekli sermaye sınıfının ve onun temsilcisi olan partilerin konfor alanının bozulmayacağı sınırlarda tutuluyor. Ancak 1 Mayıs ruhunu ve 1 Mayıs’ın aslında ne olduğunu herkes çok iyi biliyor. Coşkulu olması için gerekli tüm nesnel koşulların oluşmuş olmasına rağmen coşkusuz geçen bu 1 Mayıs, bize devrimci kurumların inisiyatifi ele almasının, 1 Mayıs’ın iktidarın konforunun bozulmayacağı sınırlarda tutulmasının önüne geçilmesinin ve Taksim’in işaret edilmesinin artık gerçekçi bir proje haline gelme zamanının gelmiş ve geçmekte olduğunu gösteriyor.

1 Mayıs düzenlemelerinde inisiyatifi eline alan ve süreç içerisinde de tek söz sahibi konumuna gelen federasyon ve meslek örgütlerinin rollerinin meşruiyet zemininin iki gerekçeye dayandığını söyleyebiliriz: (1) Kitle niceliği, (2) maddi olanaklar. 

Sendika ve meslek örgütlerinin 1 Mayıs katılımını değerlendirecek olursak DİSK’in (212 bin civarı[7]), KESK’in(130 bin civarı[8]), TMMOB’a bağlı odaların (620 bin civarı[9]) üye sayılarını İstanbul nüfusunun ülke nüfusuna oranı (15,46 milyon / 84,34 milyon = %18) ile ele alıp (küsuratı ve çevre illerden gelebilecek olanları ve üyelerin aile fertlerini göz ardı edip 962 bin üyenin %18’ini aldığımızda 173.160 üyeye ulaşıyoruz) buna TTB’nin 110 bin civarı üyesinin İstanbul’daki 31 binini[10] ve TDB’ye bağlı sadece İstanbul Dişhekimleri Odası’nın 10 binin üzerindeki üyesini[11] eklediğimizde 1 Mayıs düzenleyicisi olan sendika ve birliklerin katılım potansiyelinin İstanbul için 214 bini geçtiğini görüyoruz.

Genel katılıma yönelik ortalama bir tahmin ise Maltepe’de alanda 40 bin kişinin[12] bulunduğu yönünde. CHP, HDP ve reformist solun da kitlesel olarak bu 40 bin kişinin içinde bulunduğunu düşündüğümüzde bu federasyon ve meslek örgütlerinin İstanbul potansiyelinin en iyi ihtimalle bile ancak yüzde 10’undan daha azını alana getirebildiği de bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Elbette bu sendikaların üyelerini alanlara taşımadaki başarısızlığını gördüğümüz ilk yer değil. Benzeri bir durum Aralık ayındaki DİSK’in Kartal mitinginde de gerçekleşmişti. O mitingde de sosyalist partilerin katılımı ön plandaydı (İşçi kentleri olan Gebze ve Kocaeli’nin Kartal’a yakınlığına ve ulaşım kolaylığına rağmen bu durum böyleydi–ve ayrıca bu işçi kentleri 1 Mayıs mitinginin düzenlendiği Maltepe’ye de yakındır). Bu nedenle alana taşıdığı işçilere güvenerek inisiyatifi tek elinde toplayan sendika ve meslek örgütlerinin kitle temelli meşruiyetinin artık pek de geçerli olmadığını ve sendikalar sınıfa yabancılaşmaya devam ettikçe de olmayacağını söyleyebiliriz. İkinci gerekçe olan maddi olanaklar konusu ise bunun yanında yalnızca teferruat olabileceği için ayrıca incelemeye bile gerek yok.

Bir diğer husussa kurumların da belirttiği gibi zorlanması gereken ve sınıfsal çıkarların odağı olan 1 Mayıs alanı Taksim’dir. 192 devrimcinin gözaltına alındığı bir Taksim 1 Mayıs’ının güçlü iradesi yabana atılamaz. Taksim iradesi ile Maltepe kitlesini buluşturmak için bazı adımların atılması elzem gibi görünüyor. Bunun için yukarıda aslında bir giriş yaptığım iki gereklilik önem kazanıyor:

(1) Kitlesel ve coşkulu bir 1 Mayıs organizasyonunun bu seneki sendika, meslek örgütleri ve burjuva partiler kaynaklı sorunlarının (Ankara’da sendikaların sabote ettiği bir 1 Mayıs süreci[13], Maltepe’de organizasyon sorunları ve burjuva partilerinin reklamlarının yapılması, vb.) ortadan kaldırılması gerekliliğinin bir sonucu olarak devrimci örgütlerin düzenleyiciliği,

(2) Taksim’i hedefe alan bir propaganda ve mücadele süreci.

Gerek sınıftan kopuk sendikal anlayışla mücadeleyi netleştirmek, gerek sınıf siyasetinde inisiyatifi ele almak, gerek devrimci coşkuyla örgütlenmiş bir 1 Mayıs için mücadele etmek ve sınıf mücadelesini burjuva sınırların ötesinde tutmak adına 192 devrimcinin bağlı oldukları kurumların temsilcilerinin oluşturduğu bir platformun 1 Mayıs sürecini son 1-2 aya bırakmadan, 1 sene öncesinden Taksim 1 Mayıs’ı için çalışmalarına başlaması, sendikaların da bu süreçten dışlanmamaları ancak süreci ellerine almalarını önleyecek biçimde bir çerçevenin çizilmesi ve bu doğrultuda çalışma yürütülmesi önümüzdeki 1 Mayıslar için ciddiyetle düşünülmelidir. 

Bu 1 Mayıs’tan çıkardığımız dersler kurumların tekil tutumlarında değişikliklere yol açacaktır. Ama tekil tutumların ötesine geçilmesi ve büyük dönüşümlerin zorlanması, 1 Mayıs için birleşik mücadele sosyalist siyaset için bir fırsat olacaktır. Sınıfın ve halkların ihtiyaç duyduğu radikal dönüşüm ancak devrimcilerin inisiyatifi ve devrimci müdahaleleriyle gerçekleşecektir.

Referanslar

[1] https://ilerihaber.org/icerik/1-mayistan-gelecekten-izlenimler-ruzgari-duyuyor-musunuz-140078

[2] https://etha39.com/haberdetay/1-mayisin-iki-yonu-160251

[3] https://etha39.com/haberdetay/1-mayisin-aynasindan-yansiyanlar-160237

[4] https://www.evrensel.net/yazi/90850/1-mayis-dersleri

[5] https://sendika.org/2022/05/1-mayis-alanlarindan-bize-kalan-654958/

[6] https://alinteri6.org/1-mayis-2022-goruntu-ve-gercek

[7] 28 Ocak 2022 tarihli, 31733 sayılı Resmî Gazete.

[8] 2 Temmuz 2022 tarihli, 31529 sayılı Resmî Gazete.

[9] http://www.tmmob.org.tr/icerik/tmmobye-bagli-odalarin-uye-sayisi-618-bin-oldu

[10] https://www.istabip.org.tr/5809-hekimlerin-iradesine-saygi-oylarin-yuzde-51-ini-alan-butun-ulkeyi-yonetecek-oylarin-yuzde-70-ini-alan-tabip-odasini-yonetemeyecek.html

[11] https://www.ido.org.tr/

[12] https://alinteri6.org/1-mayis-2022nin-gosterdikleri

[13] https://alinteri6.org/ankarada-1-mayis-sureci-%E2%80%A8

Paylaşın