Gündem, Umut Yazıları

1 Mayıs’tan yarına: Toz bulutunun altındakiler – Gamze Taşçı


1 Mayıs’ın hemen ertesi birçok siyasi yapı mitinge ve Taksim eylemlerine ilişkin çeşitli değerlendirmelerde bulundu. Yalnızca 1 Mayıs gününe ilişkin bu değerlendirmeler dahi sol-sosyalist güçlerin süreç okumalarını ve kendi örgütsel konumlanışlarına dair net ifadeler barındırıyordu. Baştan ifade etmek gerekir ki 1 Mayıs gününe ilişkin olumlu-olumsuz yapılabilecek bütün değerlendirmeler içinde bulunduğumuz konjonktürün önemli bir yansıması idi. Bu anlamda yapacağımız değerlendirmeyi miting alanında ve çevresinde yaşananlarla sınırlandırmayacağız. Aynı şekilde ne kimi devrimci yapılar gibi miting alanında görece kitlesel katılmanın rehavetiyle ne de yine kimi devrimci yapılar gibi görece cılız olmaya dair “umutsuzlukla” 1 Mayıs’ı anlamanın somut olgulara somut yanıtlar üretemeyeceğine inanıyoruz. Reformist sol ile devrimci güçlerin mevcut kitle düzeyini aynı terazide tartmak mümkün değilken her yapı açısından Taksim’i zorlamanın aynı politik-pratik düzeyi ifade etmediğini de görmek mümkün oldu. Bütün örgütlü güçler 1 Mayıs tutumu noktasında yalnızca kimi taktik yönelimlerine ve hamlelerine içkin değil stratejik hatlarının ve dönemsel konumlamışlarının bütününün içinde değerlendirilmeyi hak eder.


1 Mayıs’a giden sürecin ülkede seçim tartışmalarının yoğunlaştığı; sol hareketin büyükçe bir kısmının ve ne yazık ki devrimci hareketin de bir kısmının; seçim gündemi ve sonuç olasılıkları üzerinden konumlanma belirlediği bir atmosferde girdik. Aynı şekilde toplumsal muhalefetin tamamının da bu atmosfer içerisinde sandık tartışmalarına sıkıştırılmaya çalışıldığını söylemek mümkün.


Bir yandan faşist iktidarın Rusya-Ukrayna arasındaki savaştan çıkar elde etmeye çalışırken kurduğu denge ile emperyalistlerin onayını alarak Kürdistan’a yönelik işgalci saldırıların gölgesinde; pandemi önlemleri adı altında sınıfın onlarca yılda kazandığı bütün haklarının ellerinden alındığı, kölelik şartlarının dayatıldığı, sendikalılaşan işçilerin işten atıldığı ve sendika bürokrasisinin işçi direnişlerini patronlarla anlaşarak baltaladığı bir konjonktürde 1 Mayısın nerede ve nasıl karşılanacağı meselesi bu politik bağlamda tamamen bağımsız, indirgemeci, dar bir direniş-teslimiyet tartışmasıyla gündemimize girdi. Özellikle devrimciler açısından 1 Mayıs alanı tartışması alanın nasıl kazanılacağı ya da sınıf mücadelesinde nasıl bir soluk açacağı noktalarından kopuk ilerledi. Özgüçlerimize veya statükolarımıza yaslanan dar okumalarımız kendini alanlarda da ifade ediyordu.


Türkiye’de faşizmin sınıfa ve örgütlü güçlere ağır saldırısıyla da birlikte sol-sosyalist cephe açısından bugün gelinen süreçte kitle ve eylem düzeyinin zayıflığı; parçalı ve hedefe yönelişin bulanık olduğu şu anki halimizde alışabilecek bir problem değildir. Reformist sol ile devrimci güçlerin kitle ve eylem düzeylerini aynı terazide tartmak farklı bir ideolojik- politik bulanıklık iken 1 Mayıs mitinglerine işçilerin katılımı, kürsünün kullanımı vb. birçok nokta ise devrimci güçlerin mevcut kitle ve eylem düzeyinden bağımsız ele alınamaz. Çok açık bir şekilde miting alanları sendika bürokrasisi tarafından şekillendirildi. Alan organizasyonlarından kürsü kullanımına kadar sendika bürokrasisi işçiye alanı açan değil kapatan devletle uzlaşmacı bir yol izledi. Ankara mitingi gibi kimi mitinglerde devrimci güçlerin ve işçilerin zorlamaları ile fiili yürüyüşlerin ve işçilerin kürsü kullanımının sağlanması durumları gerçekleşti fakat İstanbul Maltepe Mitingi örneğinde çok açık görüldüğü üzere CHP’ye açılan kürsüde Kürtlere yapılan işgal saldırısı görünmez oldu. Ülkenin işçi-emekçiler yönünden siyasal gündemi düzen içi bir alana hapsedilmeye çalışıldı. Devleti çok da “rahatsız etmeme” eğilimi hakimdi. Sınıfın mitinge katılım düzeyinden de anlaşılacağı üzere sendika konfederasyonlarının hali hazırda sınıf içindeki görece zayıf etkisi son grev süreçlerinde aldıkları tutumlarla da beraber daha da zayıfladı.

Sınıfın ekonomik-demokratik mücadelesinin işyerlerinde artması 1 Mayıs katılımına ters orantıda yansıdı. Bu tablo doğrudan sendika bürokratlarının eseridir. Kendisine CHP içerisinde pozisyon arayan bürokratların sınıfa alan açamayacağı açıktır.


Çubuğu Taksim’e bükecek olursak; direnişteki işçilerin Taksim’i zorlaması oldukça anlamlı idi. Kimi yapılar tarafından küçük gruplar halinde eylemler olarak görülse de bu sene Taksim diğer senelere nazaran önemli ölçüde daha fazla siyasi yapı tarafından zorlandı. Solun parçalı yapısından azade görülemeyecek Taksim tablosunda elbette her yapının kendi gücü ve tasarrufları oranında orada bulunması söz konusu idi. Sınıf içindeki örgütlülüğümüzün bu denli zayıf olduğu; kimimizin görece işçilerin ekonomik-demokratik gündemlerle örgütlediği grevlerde sınırlı bir şekilde var olabildiği bu durum açısından hem Taksim hem de miting alanına ilişkin çok büyük sözler söylemek yanıltıcı olacaktır. Bir başka noktadansa sınıf içerisinde devrimci güçlere nazaran örgütlü görünen gerek reformist sol gerekse de ekonomist sendikalara bakarak oluşan kitle arayışı da aynı düzeyde yanıltıcıdır.


Sınıf içinde ve hatta toplumsal kesimler içinde örgütsüzlüğümüzün bir kez daha yüzümüze yansıdığı bu 1 Mayıs bize birbirine bağlı iki şey öğretti. Birincisi; Sınıf içinde doğrudan örgütlenecek araçlara ihtiyacımız var. İkincisi; Sınıf içinde hedefsiz büyüme ve ekonomist-reformist-düzen içi bir zemine düşen bir örgütlenme anlayışından tamamen kopuşmuş devrimci militan bir sınıf örgütlenmesine ihtiyacımız var.


Bütün değerlendirmelerimizi büyük cümlelerle yapılan tartışmaların kaldırdığı toz bulutunun gizlediği hakikate ulaşma çabasıyla yapıyoruz.


“Bugünlerden geriye,
bir yarına gidenler kalır
bir de yarınlar için direnenler”
*


Ulaşacağımız hakikat mücadelenin yarınına yön verecektir. Tüm yoldaşlarımızın ve dostlarımızın da ortaya koyduğu gibi reformizm ve düzen içilikle verdiğimiz politik-pratik mücadeleyi es geçmeden asıl yönelimimiz egemen sisteme ve AKP-MHP faşizminedir. Taksim’i zorlarken de mitinge giderken de heybemizde öncelikle sermaye sistemine ve faşist iktidarına karşı mücadeleyi yükseltmek vardı.


Bu anlamda birleşik mücadelemizdeki tüm dinamiklerimiz ve siper yoldaşlarımızla zafere yürüyüşümüz önünde en temel engel olduğunu düşündüğümüz dar grupçu-statükocu-şabloncu zaaflarımızı aşmak bu 1 Mayıs’ta da karşımıza çıkan sorunların aşılmasını sağlayacaktır. 8 Mart’ta feminist gece yürüyüşünde kadınların Taksim’i kitlesel zorlamalarından, Newroz’da elbette Kürt halkının kendi özgürlük hareketi ile kurduğu bağdan alacağımız ders, Türkiye’de mevcut parçalı ve dağınık yapımız; birleşik kitle düzeyimizin mevcut hali ile hesaplaşmaya götürecektir. Takvimsel olarak art arda gelmesi dolasıyla 8 Martlarda ve Newrozlarda açığa çıkan tablonun doğrudan 1 Mayıs’a yansımasını beklemek yanıltıcıdır. Ne kadınların hali hazırda feminist mücadelenin politikaları ile birlikte kurmuş oldukları kadın kurtuluş mücadele bağları ne de Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle on yıllardır kurduğu bağ bugünkü sınıf politikalarının ve devrimci hareketin düzeyi ve bu mücadelelerle kurduğu bağlar düşünüldüğünde doğrudan bir akışın beklenmesi mümkün değildir. Belirtmek gerekir ki 8 Martlarda ve Newrozlarda açığa çıkan mücadele, direnç ve inat 1 Mayıslarda da ihtiyacımız olandır.


Bizi zafere ulaştıracak olan kadınların, LGBTİ+ların, işçi sınıfının, Kürdistan’ın mücadelesinin birlikte hedefe yönelişidir.
Zafere Kadar Hep Birlikte!

* Adnan Yücel’in Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek şiirinden alınmıştır.

Paylaşın