Seçtiklerimiz

Seçtiklerimiz | Kadın yoksulluğu, güvencesizlik ve feminist emek politikası – Hülya Osmanağaoğlu

Kadın yoksulluğuna karşı mücadelenin merkezine patriyarkal kapitalizmi/kapitalist patriyarkayı koyarken işçi sınıfı mücadelesi içinde de feminist emek politikalarının görünür kılınmasını, öne çıkmasını zorlamak gerekiyor.

2021 sonunda başlayan kur kriziyle birlikte elektrik ve doğalgaz faturaları gibi en temel ihtiyaçlar karşılanamaz hale gelirken artan toplu ulaşım masrafları nedeniyle kadınların sokağa çıkması, sosyalleşmesi de büyük sorun olmaya başladı. Temel gıda maddelerindeki fiyat artışı, pandemide beyaz yakalı gösterişi haline gelen çok tahıllı ekmek pişirme işini yoksul evlerinde pişirilmeye başlanan ekmeklere ya da ucuz halk ekmek kuyruklarında saatler geçirilmesine bıraktı. Pazarlarda marketlerde sürekli en ucuzları almaya çalışmanın ötesinde dökülen sebze meyvenin toplanmaya çalışılması sıradan görüntüler haline gelirken pazarların yarım kilo hatta daha az miktarda sebze meyve satışı da olağanlaştı.

Tüm bunların ötesinde yoksullaşma başlığı altında ele alınmaya uygun olmasa da ücretli emek gücünün ve kayıtlı küçük esnafın büyük bölümü için somut bir gelir kaybı ve hayat standardının düşmesi söz konusu. (Ancak hayat standardının, tüketim harcamalarının düşmesi ile gerçek anlamıyla “yoksullaşmak” yani temel gereksinimlere ve hizmetlere ulaşamamak arasındaki farkı fark etmek önemli.) Kuşkusuz BM gibi kurumların günde şu kadar doların altında gelir elde etmek minvalindeki belirsiz apolitik tanımlarının ötesine geçen bir kadın yoksulluğu ve kadın emeği siyaseti üzerine düşünmek anlamlı; ki feminist hareket de bir süredir bunu tartışıyor, eylemlerde kadın yoksulluğuyla mücadeleye yönelik talepler öne çıkıyor.

Esas olarak, kiraların, elektrik doğalgaz faturalarının ve temel gıda maddelerindeki fiyat artışının gündeme taşıdığı acil taleplerin yanı sıra orta ve uzun vadeli olarak kadınların işgücüne katılma, iş bulma, güvenceli işlerde çalışma ve emeklilik olanağına sahip olarak ev-aile-erkekler karşısında güçlenme/özgürleşme olanaklarına bakmak da gerekiyor. Bu anlamıyla feminist hareketin kadınların ücretli emek gücüne katılması için her daim bir ön şart olarak talep ettiği, bakım işlerinin kamusal hizmet olarak sağlanmasına eşlik edecek, kadınların ücretli emek gücüne hangi koşullar altında ne tür çalışma biçimleriyle katılacağına ilişkin politikaların da acilen gündeme alınması gerekiyor.

Sermaye açısından kayıtlı kadınlar açısından kayıt dışı istihdam

AKP, AB’ye uyum başlığı altında 2000’lerden itibaren kadın istihdamını artırma hedefini aile ve iş yaşamını uyumlaştırma politikaları başlığı altında ele aldı. Bunun anlamı kadınların ev işlerini, çocuk yaşlı ve engelli bakımını üstlenmeye devam ederek gelir getirici işler yapması ve esnek çalışmasıydı. En belirgin çıkışını 2008’deki SSGSS Yasası ile yapan AKP iktidarı ücretli emek gücüyle sermaye arasındaki dengeyi tümüyle sermaye lehine yeniden dizayn ederken kayıt dışı güvencesiz istihdamı körükleyerek sermaye için gerekli yasal korumayı da hayata geçirmişti. 2011’deki torba yasada yine iş ve aile yaşamını uyumlaştırma başlığı öne çıkarken esas olarak sermayenin, özellikle kadınları, kayıt dışı, ev eksenli çalıştırma biçimine hukuki kılıf uyduruluyordu. 20 yıllık AKP politikalarının sonucu: DİSK-AR’ın 2022 Nisan raporunda kadınların işsizlik oranı yaklaşık yüzde 30 ve erkeklerinkinden on puan yüksek çıkarken geniş tanımlı kadın işsizliği işsizlik türleri içindeki en yüksek kategori oldu.

İşsizlik rakamları bir gerçeği ortaya koyarken, AKP’nin kadınlar için teşvik ettiği istihdam biçimlerinin sermaye açısından yasalara uygun görünürken kadınlar için güvencesizleşme (yeni bir tür enformellşeme) sıradanlaştı. AKP’nin sistematik olarak allayıp pulladığı kooperatifler ve girişimcilik, bir kalkınma modeli olarak sunulurken, kadınlar açısından kayıtsız, güvencesiz, emeklilik hakkına ulaşmaksızın çalışma ve ağır emek sömürüsü anlamına geliyor. Örneğin kadın kooperatifleri esas olarak, kadınların ev eksenli güvencesiz çalıştığı, yani işverenin sosyal güvenlik primi ve vergi yükünden kurtularak üretim ve istihdam için yatırım yapmadan, doğrudan üretilen malı satın alan pozisyonunda, emeğini ürünler dolayımıyla satan kadınlara ilişkin herhangi bir sorumluluk üstlenmediği, bir emek sermaye ilişkisine aracılık ediyor. Ve devlet de bu üretim sürecinden vergiyi doğrudan kooperatifler aracılığıyla her türlü güvenceden yoksun ucuz emek olarak çalışan kadınlardan tahsil ediyor.

Yine 2010’ların başında Kürdistan’da yatırımları ve istihdamı artırmak başlığı ile gündeme getirilen bölgesel asgari ücret uygulaması (ki tipik bir sömürge asgari ücreti önerisiydi), bugün bölgede belli sayıda kayıtlı işçi çalıştırma şartıyla verilen yatırım teşviklerle vergiden kaçan sermayenin, yasal asgari ücreti bankaya yatırıp bir kısmını elden geri almasıyla hayata geçirilmiş oldu. Kadınlar söz konusu olduğunda asgari ücretin 1500-2000 TL arasında seyrediyor olması sömürge asgari ücreti uygulamasının yanı sıra kadınlar için daha da düşük bir asgari ücret uygulamasının da norm haline geldiğini gösteriyor. Aynı uygulama uzun süredir sermaye tarafından İstanbul ve diğer büyükşehirlerde kayıtlı çalışan göçmen işçiler ve tabii ki kadınlar için de yaygın biçimde hayata geçiriliyor. Cinsiyete dayalı iş/meslek ayrımı patriyarkal kapitalizmin/kapitalist patriyarkanın kendini inşa etmesinin ve yeniden üretmesinin temelini oluşturuyor. Bu nedenle asgari ücretin ortalama ücret haline gelmesi kadınların işten çıkarılarak erkeklerin dönemsel ya da sürekli olarak kadınların işlerine girmesine neden olmuyor; sermaye ile patriyarka işbirliği bu durumda kadınların emeğini daha çok sömürmeye ve kayıtlı [kadın] işçilerin çalışma koşullarını da kayıt dışının normlarıyla belirlemeye yöneliyor.

Hizmet sektörü iyice genişlerken özellikle öğrencilerin yarım zamanlı çalışması kural haline geliyor ama mezun olduktan sonra süren işsizlik bu yarım zamanlı çalışmayı geçici iş olmaktan çıkarıyor. Örgütlenmenin ve güvenceli çalışmanın imkânsızlaştığı hizmet sektöründeki çalışma koşulları, kadınları işyerlerinde erkek şiddeti karşısında daha da güvencesiz ve korunaksız hale getiriyor.

Aslında beyaz yakalı çalışanlar için de çanlar yıllardır çalıyor. Artık eğitimli plaza çalışanları için de ortalama ücret asgari ücret haline gelmişken kadınlara plazalarda dayatılan giyim kuşam normları kadınları gizlenmeye zorlanan bir yoksulluğa mahkûm ediyor. Diğer yandan her mahallede açılan özel okullarda öğretmenlerin süreli sözleşmelerle güvencesiz çalıştırılmanın ötesinde resmi gösterilen asgari ücretin bir kısmını elden iade ettiklerinin sosyal medyaya yansımasıyla artık nitelikli emek kapsamındaki mesleklerde de, ucuza güvencesiz çalışmanın, süreklileştiği görülüyor. Kuşkusuz özel okul ve dershanelerdeki öğretmenlerin durumu kamuda öğretmenlerin artık yaygın biçimde sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik adıyla güvencesiz çalıştırılmalarından ayrı düşünülemez. Öğretmenlik gibi kadınlar açısından en güvenceli sayılan mesleklerde bile bu koşullarda çalışmanın norm haline gelmesi aslında bir bütün olarak kadınların ücretli emek gücündeki var olma koşullarını belirliyor.

Sınıf mücadelesinde feminizmi yükseltmek

Ev dışında ücretli emek gücüne katılan kadınların asgari ücrete ve güvenceli çalışma koşullarına dahi ulaşamaz hale gelmesi ev eksenli, parça başı yarım zamanlı işlerin ücretlerini iyice düşürüyor. Uzun vadeli olarak kadınlar bir ömür ücretli emek gücünün parçası olsalar da emeklilik kadınlar için imkânsız hale geliyor. Pandemi döneminde 65 yaş üstünde merdiven silmeye giden kadının araçtan inmeyişi bu durumun göstergesiydi. Emeklilik imkânsız hale gelirken kadınlar için 50 yaş üstünde sürekli iş bulmak da imkânsız hale geldi. Yani kadınlar açısından güvencesizlik ve yoksulluk AKP’nin yirmi yıldır sürdürdüğü talan ekonomisinin ötesinde uzun vadeli bir perspektifle inşa ettiği neoliberalizm-patriyarka ilişkisine ve ağırlaşan cinsiyetçi istihdam politikalarına işaret ediyor. Bu anlamıyla kadın yoksulluğuna karşı mücadelenin merkezine patriyarkal kapitalizmi/kapitalist patriyarkayı koyarken işçi sınıfı mücadelesi içinde de feminist emek politikalarının görünür kılınmasını, öne çıkmasını zorlamak gerekiyor.

1870’lerde Marx ve Engels işçi sınıfının eşit işe eşit ücret talebini öne çıkarması gerektiğini söylerken kadın işçiler erkek sınıf hareketine rağmen aynı talebi yükseltiyordu. 1970’lerde ikinci dalga feminist hareket yasal olarak eşit işe eşit ücret hakkını elde ederken, eşdeğer işe eşit ücret ve cinsiyete dayalı iş/meslek ayrımına karşı mücadeleyi yükseltti. Bugün de belki başa dönerek feminist mücadelenin 150 yıllık birikim ve deneyimiyle bizzat sınıf hareketi içinde feminist mücadeleyi yükseltmeyi öncelemeliyiz.

Yeni Yaşam Gazetesi

Paylaşın