En Çok Okunanlar, Gündem, Umut Yazıları

Editörden | Yeni dünya dengesine doğru ülke ve bölge devriminin ihtiyacı

Savaşın askeri mütalaası bir kenara, Rusya’nın Ukrayna müdahalesi uluslararası emperyalizmi kendi krizine kilitlemiş oldu.

Uluslararası finans kapitalizmle Rusya’nın birbirlerine karşı geliştirdiği mali ve iktisadi yaptırımlar itibariyle geride bıraktığımız yakın zaman, uluslararası pazarın yeni bir ticaret dengesine ve yeni bir genel eş değer üzerinden yeni bir birikim modeline doğru zorlanmasını açığa vuruyor. 

Savaş ve diğer siyasal gerilimlerin ötesinde salt iktisadi ve mali gelişmeler ikinci savaştan bu yana gelen emperyalist pazar ilişkilerinin artık bir yenisiyle değiştirilme zorunluluğu ve zorunun siyasal olarak yaşamımızdaki varlığını görünmez olmaktan çıkarmış durumdadır.

Ağırlıklı olarak ABD ve AB ekonomileri üzerinden şekillenen emperyalist dünya ekonomisi, bugün içinde bulunduğu krizin derinliğini 40 yıl öncesine denk gelen enflasyon değerleriyle ölçüyor. Bu bunalımın mecburi güzergahında ABD emperyalizmi siyasal egemenliğini koruyabilmek için bir tür süper emperyalizm hukuku oluşturmaya çalışıyor.

Avrupa emperyalizminin neredeyse sadece dolar üzerinden görülen sermaye birikim değeri, özellikle Rusya’nın birikimine getirilen yaptırımla tümüyle anglosiyonist emperyalizmin kontrolü altına alınmış durumdadır. Gelinen aşama itibariyle Avrupa emperyalizminin uluslararası emperyalist ilişkilerdeki siyasal ağırlığı artık bir vassal, uydu ülke konumundan ötede değildir.

Bununla birlikte Lenin’i doğrularcasına, teorik olarak mümkün olan böyle bir sürecin aynı zamanda tarihsel politik olarak geçersiz olduğuna dair veriler içinde bulunduğumuz günlerin siyasal gelişmelerinde kolayca gözlenebiliyor. Pakistan ve Macaristan gibi çevre ülke burjuvazilerindeki kopma süreçleri Suudilerden Hindistan ve Brezilya’ya kadar belirgin nitelikteki bir çizgiye doğru yayılma eğilimi gösteriyor. BM platformunda Rusya’ya yönelik yaptırım oylamalarındaki “karşı” ve “çekimser” yığılma bu açıdan oldukça ilginç ölçümleri bize verebiliyor. 

Doğu Avrupa’daki Nato yığılması, az çok kontrol altında tutulan bir nükleer savaş kıyısındaki konvansiyonel savaş süreciyle dünya pazarındaki Doğu-Batı yırtılmasının derinleşeceğinin işaretleri olarak görülmelidir.

Umut editöryasının uzun zaman öncesinden beri gerektiğince vurguladığı Donbass-Basra gerilim hattı bir taraftan ters yüz olmuş bir tanımla Doğu Avrupa’yı “Şark Balkanları” sürecine doğru iterken bu hattın tam ortasındaki Türkiye’nin jeopolitik önemini, denebilir ki bugüne kadar olduğundan daha fazla öne çıkartıyor.

Biden’ın göreve gelmesiyle yeniden örülen Transatlantik ittifak içinde Türkiye ve Ortadoğu ilişkileri Avrupa’nın insiyatifine bırakılmış bir görünümdeydi. Yunanistan, Libya, Doğu Akdeniz ve Fransa’yla gerilimlerinde Türkiye’yi Merkel hizaya sokmaktaydı. Bu siyasal sürece bağlı şekilde CHP önderlikli burjuva muhalefet AKP alternatifi olarak heyecanlı bir örgütlenme ve propaganda süreci yürütmekteydi ki, savaşla birlikte RTE’nin yeniden siyasal sürecin insiyatifini eline aldığına dair şikayet yoğunluğu içinde liberal burjuvazi bile muhalefetin düşük temposu yüzünden bugünlerde ciddi bir karamsarlığa düşmüş durumdadır.

Saray’ın yüksek bir Amerikalı heyetle yaptığı  ve “Türkiye ABD stratejik mekanizması”nın işlerlik kazandığının açıkladığı toplantı, Türkiye üzerindeki yönlendirici emperyalist insiyatifin artık Avrupa burjuvazisinden alınıp, doğrudan ABD’nin eline geçtiğini bize göstermektedir. Bu siyasal kayma, burjuva muhalefetin siyasal dinamizmi sadece parlamento duvarları arasına hapsetmesinden ve şimdilik spekülatif sızıntılar olarak görünse de Cumhurbaşkanlığı adaylığında yeniden gerici ittifakın nüfuzuna sığınma fikrinin tartışılmaya başlamasından anlaşılmaktadır.

Görünen o dur ki liberal solun ve sol liberallerin toplumsal muhalefete uyuşturucu  ölçekte enjekte etmeye çabaladıklarısöylem artık geçerliğini yitirmiş durumdadır. Ukrayna savaşı ya da genel haliyle  Doğu-Batı eksenindeki gerilimler nasıl gelişirse gelişsin Nato’nun bu alandaki “uzun savaş” konseptine bağlı olarak AKP iktidarının siyasal geleceğiyle ilgili süreç artık tümüyle AKP’nin insiyatifine kalmış görünüyor. 

Bu insiyatif üstünlüğü, AKP’yi, hele ki iktisadi krizin artık zirve yaptığı koşullarda ve siyasal takvimin gelip çatmakta olduğu  bir seçim zorunluğundan gene de uzak tutmayabilir.

TC’nin, geçtiğimiz aylarda Rojava, Şengal ve Maxmur’da artan saldırılarının MSA’da KDP desteğinde yeni bir saldırıyı gündeme getirmesi bu bağlamda ele alınmalıdır. 

Her ne kadar Erbil’deki Amerikan ve İsrail üslerine yönelik saldırıların yoğunlaşması ve KDP’nin de içinde bulunduğu iktidar blokları arasındaki dengesizliğin bu süreci bir miktar geciktirmesi mümkün olsa da, emperyalizmin Ukrayna savaşındaki görünür kısıtlıkları itibariyle Ortadoğu’da da atmosferi ısıtmaya ihtiyaç duyduğunun belirtisidir.

ABD’nin bu süreçte TC’ye büyük ihtiyaç duyacağı ortadadır. AKP önderlikli Türk sömürgeciliğinin ise bu hizmetine karşılık olarak Kürt özgürlük hareketini tasfiye etmek için emperyalist dünyanın yardımını talep edeceği açıktır.

Kürt devriminin siyasal sürecin bu yönlü gidişini artık daha tereddütsüz bilince çıkarması ve Kürt emekçi halkının çıkarlarını burjuva uluscu bir birlik zemininde aramaktan ziyade anti sömürgeci devrimci bir atılımla TC’yi alaşağı edecek birleşik bir devrime taşıması hem kendi örgütsel varlığı hem de Kürt halkının daha ileri politik süreçlere yönlendirilebilmesi açısından son derece tarihsel bir önem taşımaktadır.

Emperyalist savaşın bölgeye taşıdığı gelişmeler, hala seçim ve barış türküsü söyleyip eyleşen Kürt liberallerin ve siyasal ikbalini bu liberal yoğunluğa bağlamış Türkiyeli düzen solunun gelecek projelerinin iflasını sanki şimdiden açığa çıkarmış durumdadır. Kimi küçükburjuva sol öbeklerinyürütmeye yöneldiği tartışmalar liberal solun reformist ve parlamenterist söylemlerindeki cazibe yitimini ve yavanlaşmayı yansıtıyor.

Proleter devrimci öncü, ülkedeki siyasal sürecin seçimli ya da seçimsiz her tarz seyri içinde proletarya ve ezilenlerin değişim taleplerinin gündeme daha da artan bir şekilde geleceğini bilerek örgüt gücünü ve mücadele tarzını düzenlemelidir. Enflasyonun üçlü rakamlara çıktığı, asgari ücretin hızla yoksulluk sınırının altında kaldığı, işsizliğin günden güne büyüdüğü koşullarda yığınlar kendi değişim taleplerine mutlaka bir karşılık arayacaklardır.

Bu iç dinamiklerin ötesinde Avrupa sınırlarında, Ortadoğu’da, Kürdistan’daki gelişmeler ve bu coğrafyalarda şimdiden yükselmeye başlayan toplumsal muhalefet iklimi Türkiye proletaryasını ve emekçi sınıflarını da mutlaka ajite edecektir. 

2008 bunalımı Arap baharını getirdi. 2020’de salgın krizi küresel ve ülke bazlı Kautsky solunun emperyalist işbirlikçisi sağlıkçı çabalarıyla devlete biat ve tabiyet ilişkisi içinde tutulabildi.Ancak hem bu krizlerin yığılan tortuları hem de her türlü savaş girişimlerine karşın dolar emperyalizmin kendini ayakta tutma imkanının giderek ortadan kalkmakta oluşu 2022 krizini kendinden öncekiler gibi az çok sürdürülebilir olma ihtimalinden uzaklaştırmaktadır.Emperyalist bunalımın 2022 kavşağı İspanya, Yunanistan, İtalya, Sri Lanka ve Hindistan ve Peru’da görüldüğü üzere bir proleter bahara; Filistin’de, Kürdistan’da görüldüğü gibi özgür halkların baharı olmaya adaydır. 

Bu nedenle, Kürt devriminin üçüncü yol diye adlandırdığı, proleter devrimin demokratik devrimci bloklaşması bütün gücüyle görünür kılınmak zorundadır.

Türkiyeli devrim, yığınların bu siyasal tansiyonuna uygun bir şekilde kendi öncü yapılanmasını öne çıkaramadığı takdirde şimdiden büyük oranda burjuva muhalefetten umudunu kesen yığınlar ülke sivil toplumunun belirleyici bir siyasal kurugusu olan suni denge sarmalında kendi içine çökerek mevcut iktidarın kendileri üzerindeki sınırsız hakimiyetine yol vermeye çekilebilirler.

Bu elbette kimi yoldaşlarımızın yaptığı gibi yığının kendi siyasallaşmasında kaçınılmaz olan öğrenme süreçlerini görmezden gelerek içinde hiçbir taktik esnekliği barındırmayan doktriner katılıklarda boğulmamız anlamına gelmemektedir. 

Ancak açıktır ki devrimci süreçlerde yığınlar, onun öncülerinin yıllarca süren öğrenme süreçlerini çok hızla aşarlar. Öncünün onlardan öğrenmesini şart koşan ileri siyasal düzeyleri n temsilcisi haline gelebilirler. Ülke ve dünya tarihi böyle gelişmelerle doludur ve özellikle Gezi Haziranı bugünün militanının bilincinde bütün canlılığıyla mevcuttur.

Bu itibarla bugün proleter devrimci öncü, Rojava atılımıyla az çok sarsılmasına karşın 90’dan bugüne süren varlığını 2020’de sağlıkçı teslimiyetçi, bugün liberal pasifist barış politikalarıyla yenileyen her boydan oportunizmin proletaryanın önündeki bir moloz yığını olarak ideolojik ve siyasal düzeyde bir kenara savrulmasını en başat görevi olarak görmelidir. 

1 Mayıs 2022, proleter zeminde birleşik devrimin çok önemli bir şansıdır. 

Birleşik devrim, 1 Mayıs 2022’yi, proletarya ve halklara kendi iktidarlarının yolunu gösterdiği bir birlik ve mücadele döneminin yeni bir evre ve yeni koşullardaki açılışı olarak değerlendirmelidir.

Sendikal aristokrasiye, liberal sola, bir bütün olarak Kautsky soluna karşı proleter devrimci öncülüğün taktik sıyrılma süreci giderek görünür kılınmalıdır. Oportunizmin sınıfsal tahakkümü bir işçi direnişindeki yenilginin meşruiyet platformu olmaktan çıkarılmalıdır.

Birleşik devrim siyasal yetmezliklerini ancak bu esaslar çerçevesinde aşabilir. Proleter devrimci öncünün iddiaları ancak bu doğrultuda ağırlık kazanabilir.

Paylaşın