Cenk Ağcabay, Umut Yazıları

Ukrayna meselesi mi dünya meselesi mi? -Cenk Ağcabay

Batı basınında Rusya’nın Ukrayna’daki askeri operasyonunun başlangıcından itibaren en fazla gündeme getirilen konulardan biri Tayvan oldu. Tayvan’a yönelik bir Çin askeri saldırısının ufukta olduğu yönündeki öngörülerden, Çin’in gelecekteki bir Tayvan işgali için Ukrayna’yı bir laboratuvar olarak değerlendirmesine çok sayıda yorum yapıldı. Çin hükümeti bu konuda birkaç kez açıklama yaptı ve Tayvan meselesinin Ukrayna ile herhangi bir benzerliğinin olmadığını ve bu tarz yorumların temelsizliğini ifade etti.

Çin Dışişleri Bakanlığı’ndan önceki gün yapılan açıklamadaysa, “Pelosi Tayvan’ı ziyaret ederse Çin buna kararlı ve güçlü önlemlerle yanıt verecek” denildi. Bakanlığın açıklaması, Japonya’da bulunan ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin, Japonya’dan sonra Tayvan’ı ziyaret edeceği yönündeki haberlere yanıt olarak geldi. Pelosi Tayvan ziyaretini gerçekleştirirse, bu 1997 yılında eski ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Newt Gingrich’in Tayvan’a seyahatinden sonra bir ilk olacak. Çin hükümeti böylesi bir adımın atılmasını, ABD’nin Tayvan’daki hükümeti resmen tanımama taahhüdünün ihlali olarak görüyor.

ABD Savunma Bakanlığı Salı günü Tayvan’a yeni bir silah satışı anlaşmasının onaylandığını duyurdu; Çin Savunma Bakanlığı bunun Biden’ın göreve başlamasından bu yana onlaylanan üçüncü silah satış paketi olduğunu belirtti ve bu durumun Çin ABD ilişkilerine çok ciddi zarar verdiğini vurguladı. Tayvan’ın Çin’in ayrılmaz bir parçası olduğunun kuvvetle vurgulandığı açıklamada, Çin’in Tayvan konusunda herhangi bir dış müdahaleye kesinlikle izin vermeyeceği belirtilmişti. Çin Ordusunun Tayvan konusunda “bir dış müdahaleyi engellemek için tereddütsüz güçlü önlemler alacağı” açıklamanın önemli bir mesajıydı.

Çin’in Global Times gazetesinde yayınlanan bir yazıda bu gelişmeler ele alınmıştı. Yazıda, “ABD yönetimi ve silah tacirleri Tayvan’da Ukrayna’da olduğu gibi bölgesel bir çatışmayı teşvik etmek için hamleler gerçekleştiriyor” tespiti yapılmış ve bunun sadece “ABD silah tacirlerinin ceplerini dolduracağı” belirtilmişti. ABD’nin Tayvan’a sattığı silahların bölgedeki askeri güç dengesini değiştirmeyeceği vurgulanırken, ABD’nin Tayvan’a “asimetrik bir savaşta kullanılabilecek sofistike silahlar sattığı” ifade ediliyordu. Çin yönetimi defalarca Ukrayna ve Tayvan meselelerinin farklı olduğunu dile getirmişti ancak bu açıklamalar meselelerin ortak temellerine işaret ediyordu.

Rusya’nın askeri operasyonunun başlamasından itibaren Batı’da en fazla gündeme gelen konuların başında Çin’in bu süreçteki tutumu bulunuyordu. Batılı devlet yöneticileri ve kamuoyu Çin üzerinde bir baskı oluşturarak onu Rusya’ya karşı tutum alması için zorlamaya çalıştı. Çin Ukrayna meselesinde tutumunu değiştirmedi. 5 Nisan’da NATO Dışişleri Bakanları toplantısında bir açıklama yapan NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, “Rusya’nın Ukrayna’daki askeri operasyonunu kınamayı reddeden ve bölgede bir güvenlik tehlikesi yaratan Çin’e karşı NATO’nun Asyalı müttefikleriyle ortak çalışmayı derinleştirmeyi hedeflediğini” söyledi.

Stoltenberg’in açıklaması, ABD güdümündeki NATO’nun Çin’i kuşatma politikasındaki kararlılığının bir göstergesi olarak okunabileceği gibi, Ukrayna’daki askeri müdahalenin yaratttığı yeni koşulların bir işareti olarak da kabul edilebilir. NATO’nun bu toplantısına NATO üyesi olmayan Asya-Pasifik ülkelerinden bakanlarda katılmıştı. NATO’nun genişleme eğiliminin esas hedeflerinin rakipler üzerinde askeri baskı kurma ve kuşatma anlamına geldiği toplantının bileşimi ve Stoltenberg’in açıklamasıyla daha da görünür oldu. ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mark Milley’in aynı günlerde Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi toplantısında yaptığı açıklamalar Ukrayna ve Tayvan meselerine ilişkindi. Milley tıpkı Ukrayna’da olduğu gibi, Tayvan’a da herhangi bir saldırı karşısında güçlü bir destek vereceklerini ifade ederken, “Tayvanlılara kendilerini biraz daha iyi savunmaları için onlara yardım etmemiz gerekir” diyordu.

Görülüyor ki, ABD emperyalizminin önderliğinde NATO Avrupa’dan Asya-Pasifik’e uzanan bir kapsam içinde hakimiyetini tesis etmek ve bunun önünde engel olarak görülen güçleri etkisiz hale getirmek için faaliyetlerini yoğunlaştırmış durumda. Böyle olduğu için ABD Genel Kurmay Başkanı aynı toplantıda, 155 ülkede 400 bin askerlerinin bulunduğunu ancak müttefik ülkelerdeki “güvenlik tehditleri” nedeniyle bu sayının yeterli olmadığını belirtiyor ve müttefik ülkelerin güvenliği için daha fazla askerin gerekliliğini vurguluyordu. Milley NATO üyesi olmayan müttefik ülkelerdeki askeri faaliyetlerini arttırmaları gerektiğini belirttiği konuşmasında, ABD emperyalizminin dünya çapında saldırganlığında yeni bir sıçramanın haberini veriyordu.

Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımlara katılmayan büyük ekonomiler, Çin, Hindistan, Brezilya, Pakistan ve birçok Latin Amerika, Asya ve Afrika ülkesi üzerindeki Batı baskısı bu süreçte giderek daha fazla arttı. Bu ülkelere yönelik ABD tehditleri süreklileşmiş durumda. Beyaz Saray ekonomi danışmanı Brian Deese’nin “Hindistan’ın Rusya’yla yan yana gelmesinin uzun vadeli ve çok önemli sonuçları olacaktır” açıklamasını değerlendiren Global Times editoryası, bu açıklamayı “Nasıl bir zorbalık! Bu Hindistan’a açık bir tehdittir. ABD Ukrayna konusunda hegemonik mantığını açık bir biçimde sergiliyor. ‘Bizimle değilseniz karşımızdasınız’. Bu 11 Eylül sonrasında Bush’un söylemlerini yankılıyor. ABD bir süper güç olarak herkesi tarif ediyor. Tarafsız kalmanın ABD için hiçbir önemi yok. Bütünüyle onun tarafında yer almanızı istiyor” sözleriyle yorumlamıştı.

ABD ve NATO’nun baskısı arttı ancak görüldüğü gibi, Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımlara katılmayan ülkelerin nüfusu Batı’yla kıyaslandığında oldukça yüksek ve Global Times editoryası bunun anlamını Fransa’nın eski ABD Büyükelçisi Gerard Araud’un şu sözlerini alıntılayarak açıklıyor: “Batılı olmayan pek çok kişi Rusya’yı özellikle sevmeseler bile sadece Batı ile karşı karşıya geldikleri için Rusya’yı destekliyorlar.” Editorya, ABD’nin niyetinin tersine, yeni yaptırımların dünyada Batı’ya yönelik hoşnutsuzluğu daha da arttıracağını belirtiyor. Hindistan’ın “dengeli ve kendi çıkarlarını gözeten tutumuna karşı ABD baskısının” Hindistan halkında ABD’ye yönelik hoşnutsuzluğu arttıracağını öngören editorya, bunu Hindistan’ın tutumunun Hindistan halkının büyük çoğunluğu tarafından güçlü bir biçimde desteklenmesine bağlıyor.

Haftalardır Batılı devlet adamları art arda Hindistan’ı ziyaret etti ve Ukrayna meselesinde tutumunu değiştirmesi yönünde baskı yaptı. Hindistan tutumunu değiştirmedi. Rusya’dan petrol ithalatının hacmini artırdı. 11 Nisan’da ABD ile Hindistan’ın bakanlar seviyesindeki yıllık toplantısı yapılacak ve ABD’nin bu toplantıya yeni havuç ve sopalarla geleceğini öngörmek zor değil. Bu süreçte Batı’nın hedefinde olan bir başka isim Pakistan Başbakanı İmran Han. Batı’nın Rusya’ya karşı tavır alma çağrılarına “Biz sizin köleniz miyiz?” sorusuyla yanıt veren Han ekonomik yaptırımlara katılmayı reddetti. Pakistan’da siyasi süreç hareketlendi ve Han’ı devirmek için çeşitli girişimler gündeme geldi. Han erken seçim kararı aldı. ABD’nin müttefikleri Hindistan ve Pakistan’ın bu süreçte yerleştikleri konum, değişen dünya dengelerine dair önemli veriler sunuyor.

Rusya’ya karşı uygulanan ekonomik yaptırımların etkilerini şu ana dek en fazla Avrupa emekçileri hissetti. Enerji ve gıda maddelerinin fiyatlarındaki yükseliş ve artan enflasyon baskısı Avrupa emekçilerini vuruyor. Avrupa emekçileri hızla yoksullaşırken, dünya çapında bir “gıda kıtlığı” olasılığı giderek daha fazla konuşulur oldu. Bu olasılığın nedeni kuşkusuz ki söylenildiği gibi Ukrayna meselesi değil. ABD’de ihtiyaç duyduğu gıda maddelerine erişemeyen ve yetersiz beslenen 60 milyon insanın varlığı yakınlarda resmi istatistiklere yansıdı ve bu insanların yeterli gıda ürünlerine ulaşabilmesi için ABD “savunma bütçesinin” küçük bir kısmı yeterlidir. Silahlara ve bombalara dolayısıyla askeri-sınai komplekse akan devasa kaynakların küçük bir bölümü ile ABD’de yetersiz beslenme sorunu kolayca çözülebilir ve bunun önündeki temel engelin emperyalist-kapitalizmin eşitsizlik üzerine kurulu doğası olduğu çok iyi biliniyor.

Dünya çapında yaşanması beklenen “gıda kıtlığı” sorununun asıl kaynağı kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileridir. Dünya çapında tarımsal üretimi ve ticareti kontrol altında tutan büyük gıda tekelleri ve onların kumanda ettiği süreçler bu sonuçları yaratmaktadır. Birleşmiş Milletler Gıda Örgütü’nde raportör olarak görev yapan İsviçreli aydın Jean Ziegler seneler önce bu gerçeği şöyle ifade etmişti: “Açlık nedeniyle milyonlarca insanın yıkımı, bolluk içinde yüzen gezegende her gün bir tür soğuk normallik gibi algılanıyor. Tarımın ulaştığı üretim araçları düzeyinde, dünya normal olarak 12 milyar insanı doyurabilecek; yani herkese günde ortalama 2700 kalori sağlayabilecek bir kapasiteye sahip. Oysa 6 milyarı biraz aşan nüfusumuzla her yıl 826 milyon insan kronik ve yok edici yetersiz beslenmenin acısını çekiyor. Sürekli açlık ve kronik yetersiz beslenme insanoğlunun marifetleri. İkisi de dünyada var olan ölümcül düzenden kaynaklanıyor.”

Gerçeklik Ziegler’in ifade ettiği denli açık. ABD’nin hegemonyasını kabul etmeyen ülkeleri cezalandırmak amacıyla uyguladığı ekonomik yaptırımlar kuşkusuz ki durumu daha da ağırlaştırıyor. Rusya’ya uygulanan ağır yaptırımların, Rusya’dan gıda maddeleri ve enerji satın alan ülkelerin emekçileri üzerinde sert etkiler yaratacağı, onları daha da yoksullaştıracağı aşikar. Avrupa Birliği’nin Rusya’ya karşı uygulamaya başladığı ekonomik yaptırımlar konusunda Avrupa Parlamentosunda konuşan İrlandalı Sosyalist milletvekili Clare Daly tüm sansür ve baskı ortamına rağmen şunları söyledi: “AB’nin Ukrayna’daki savaşa yönelik politikaları daha fazla savaş demektir. Rusya’ya açılan ekonomik ve askeri savaş beklenenden farklı sonuçlar yaratacaktır. Rusya’ya satmadığınız gıda ürünleri Ukrayna’ya barışı nasıl getirecek? Amerika’dan alacağınız kirli gaz barışı nasıl getirecek? Yaptırımlar bugüne kadar hiçbir askeri çatışmayı bitirmemiş ya da rejim değiştirme girişimini sağlamamıştır sadece büyük ekonomik yıkım getirmiştir. Sıra bu kez Rusya halkındadır. Aynı zamanda AB vatandaşları yükselen enerji fiyatları, enflasyon ve düşen yaşam standartlarıyla bedeli ödeyecek. Kurşunu kendi ayağımıza sıkıyoruz. Almanya Başbakanı Scholz 7 hafta önce doğru bir şey söyledi: ‘Avrupa’da barış Rusya’ya karşı kazanılamaz’ dedi, fakat biz şimdi ne yapıyoruz?”

Daly tüm iyiniyetiyle bunları dile getiriyor ama bu politikaları uygulayanlar kuşkusuz ne yaptıklarını biliyor. Yüksek enflasyon, gıda ve enerji fiyatlarında yükseliş ne anlama gelir? Tek bir anlamı vardır; emekçiler için daha zor günler ve küçülen ekmek. Rusya’yı zayıflatma hedefinin bedelini Ukrayna halkı ve ekmeği küçülen tüm halklar ödeyecek, ABD ve Avrupa egemen sınıfları bunun üzerinden hegemonya savaşlarında hamle üstünlüğü elde etmeye çalışacak. Unutulan ise bu saldırıların emekçi kitlelerde yarattığı öfke ve bu dayatmalara karşı gelişecek dirençtir. Sri Lanka’dan İspanya’ya bunun işaretleri açık biçimde ortaya çıkmaya başlamıştır. ABD ve AB egemenlerinin hegemonya dayatmasının en önemli sonucu dünya çapında yükselecek sınıf mücadelesi ve halk hareketleridir.

Ukrayna meselesi bu çerçeve içinde esas olarak bir dünya meselesidir. Ukrayna bir açılış salvosudur. Bu nedenle, dünya çapında etkiler yaratmaktadır ve çok daha büyük etkiler yaratacaktır. İtalya’da, Yunanistan’da Ukrayna’ya gönderilen NATO silahlarını taşımayı reddeden ve blokaj uygulayan liman emekçileri bu çok önemli tarihsel dönemeçte emekçilerin tutması gereken yolu en berrak haliyle göstermektedir. ABD önderliğinde NATO’nun Doğu pazarlarında tam hakimiyet kurma hedefiyle yürüttüğü politikalar dünyayı nükleer bir savaş tehlikesinin eşiğine getirmiştir. Emperyalist çakallar kendi çıkarları uğruna dünyayı kana ve ateşe boğmaktan çekinmezler. Onları durduracak tek güç sınıf çıkarları doğrultusunda birleşmiş ve eyleme geçmiş proletaryadır. Dünya hiç olmadığı ölçüde proletaryanın enternasyonalist birliğine ve eylemine ihtiyaç duymaktadır. İçine girilen dünya savaşı konjonktürü tarih yapmak için proletaryayı çağırmaktadır.

Paylaşın